Kitaplarım
Siyaset ve Medya/Alacakaranlığın İki Atlısı'nda, iletişim ve siyasal iletişim zengin bir birikimle değerlendirilmekte ve "alacakaranlıkta" işleyen ilişkilerden erdemli bir siyasete ulaşmak için sanatın engin ufkuna ihtiyaç duyduğu sezdirilmektedir. Konuyla ilgili akademik çalışmalarının yanı sıra denemeleriyle de sanatın ufkunu gözeterek yorumlarda bulunan M. Naci Bostancı, dilin zenginliğini siyasete teknik olarak aktarmanın yetmeyeceğini hissettiriyor.
Giriş
“... Randall bize zımni olarak, hayatın bir sanat olduğunu söylüyor. Hikayeyi iyi ve tutarlı kurmak, hayatın olduğu kadar başka hikayelerin verileriyle de zenginleştirmek, ayrıca hayatla hikaye ilişkisini mukayesede eleştirel perspektifi gözetmek bu yolda atılacak adımlardan bazıları. Doğrusu bir çok önemli eserde olduğu gibi, “Öğretim üyeliği ve din adamlığının yanı sıra bisikletten dağcılığa çok çeşitli spor dallarıyla ilgilenen, ayrıca şarkı söyleyip gitar çalan” Randall’ın topluma “Bizi biz yapan hikayeler” i anlatırken kendi kişisel hikayesine ilişkin hangi süreçleri yaşadığı, satırları kaleme alırken hangi geçmiş anılarının onu motive ya da bloke ettiği, gündelik hayatının ritmindeki değişimlerin neler olduğu konusunda da bilgi edinmek ilginç olabilirdi. Böylelikle “hayat” üzerine konuşan bu metnin sınırları içinde kalmaz, onun hayat bulduğu kişisel bağlamdan da haberdar olarak daha geniş bir bakış açısı kazanabilirdik.
Cumhuriyet'in 85. yılındayız. İstiklal Savaşı'nın son gazisi bu yıl öldü, o dönemlerin canlı şahidi olan insanlar artık yok. Bu 85 yılda Cumhuriyet'i ne kadar anlayabildik? Ezberlenmiş hükümlere sarılmadan, karşısında ya da yanında tavır almadan, ne derece sağlıklı bir bakış edinebildik?
Osmanlı'dan bugüne intikal eden toplumsal, siyasal ve kültürel yapıyı göz önündbulundurmadan, Osmanlı aydınının yaptığı tartışmaları bilmeden, örneğin Ahmet Cevdet Paşa'yı yahut Fransız aydınlanmacılarını tanımadan ya da 1930'ların yükselen faşizm damarını ve Dünya Ekonomik Bunalımı'nı dikkate almadan gerçek bir Cumhuriyet fotoğrafına ulaşmak mümkün değil.
Oysa tarihe bakışımız, çoğunlukla, geçmişten müttefikler edinmek, arzularımıza hitap etmeyen verileri görmezden gelmek, güncel siyasi tartışmalar için malzeme devşirmek gibi zaaflarla malul.
İlahi ve dünyevi alan
İnsanın ilahi mesaja muhatap olması hali, insanla ilahi olanın karşılaşması bakımından kendine has bazı özellikler taşır. Bu karşılaşmanın çözümlenmesi, ilişkinin mümkünlük sınırlarını belirlerken, ilahi olanın anlamı kadar, insani olanın şartlarını da anlaşılır kılar.
Bizler insanlar olarak, tam da Freud’un dediği gibi bu dünyanın içine gömülüyüz. Başka alemlere dair hayallerimiz de kaçınılmaz bir biçimde bu dünyanın kodları içindedir. Bu dünyanın verilerinden ve hayal ettirdiklerinden öte bir hal ve dil içinde bulunabilmenin imkanlarına sahip değiliz. İlahi olan ise, bizim iman etme ya da etmeme durumumuzdan bağımsız olarak, ötede bulunandır.
Giriş
“Siyaset Günlüğü” kitabı aşağı yukarı son beş yıla ait siyasetin, partilerin, yapılan seçimlerin gündemdeki kimi konuların değerlendirmesine ilişkin yazılardan oluşuyor.
Yazılarda ele alınan konuların artık gündemini yitirmiş olmaları, onların bir daha kendilerinden bahsedilemez, geri dönülemez, tekrar üzerlerine düşünülemez bahisler haline geldikleri anlamını taşımıyor; aksine siyaset söz konusu olduğunda, ileriye atılan her adımda dönüp geriye bakmak, bir zamanlar neler olup bittiğini hatırlamak gerekiyor.
Partiler, liderler, kişiler, seçmenler bir yanlarıyla tarihe tabiler; ancak diğer yandan kimi karakteristikleriyle siyasetin o tarih dışı niteliklerini sembolize ediyorlar.
Portreler isimli bu kitap, çeşitli insanların portrelerinden oluşuyor.
Bu kişilerin bir kısmını tanıyorsunuz, çünkü onlar çok çeşitli kanallardan okuyucularına ulaşıyorlar.
Bir kısmı ise tarihin alacakaranlık alanındalar. Onları sadece dar bir çevre biliyor.
Bu portrelerin yan yana gelmelerinin sebebi, hayat denilen o ummanda zaten yan yana olmaları.
Sıradan olmak veya meşhur olmak hayat hikâyemizin bir yanını değiştiriyor elbette, ama diğer bir yan var ki burada bütün insanlar aynı büyük hikâyenin parçası olarak var oluyorlar. Nitekim bu hayatları peş peşe okuduğunuzda herkesi çatısı altında toplayan insaniliğin farklı tezahürlerini göreceksiniz.
Bu durum aynı zamanda "başkalarına aitmiş" gibi görülen hayatlarla doğrudan sizin hayatınız arasındaki kimi zaman "görünmez" olan bağlar hakkında bir ipucu sunacak size. 1988 yılında Bingöl'den Erzurum'a karayolu ile giderken, Bingöl dağlarının muhteşem manzarasıyla büyülenmiştim.
Bahar aylarıydı, karlar eriyordu, dağların her yanından küçük küçük derecikler aşağılara doğru iniyor, her yerde birbirleriye kesişiyor, karışıyorlar, nihayet aşağıda bir büyük ırmağa dönüşüyorlardı.
I RAUF
Mavi gözler! Evet, böyle başlamalı, sonra mavi gözlerle mavi gökyüzünü birleştirmeliyim. Gözlerinin gökyüzü kadar engin ve geniş olduğunu, gözlerinin içinde kaybolduğumu, gözlerinden bir sonsuzluğa uzandığımı anlatmalıyım. Mesela şöyle desem: Gözlerin ki sonsuzluğu saklar ardında/Göklerin sırrını.../Bakar tutulurum ökseye düşmüş kuş gibi… Ökseye düşmüş kuş gibi.
Bu iyi evet.
Kuş, ökse ve düşmek, işte merhametin üç kapısı. Benim de merhamete ihtiyacım var. Sevgilim, aklın iç sesine, o münasebetsiz, saygısız fısıltıya aldırmaksızın, yüreğindeki merhamet damarından gelen bir coşkuyla kucaklamalı beni. Yumuşak bir dokunuşla elini başıma koymalı ve savrulduğum rüzgara karşı bir korunak olarak göğsünü sunmalı.
Çocuk gibi sokulmalıyım.
ÖNSÖZ
“Cumhuriyetin Başlangıç Yıllarında Ekonomi ve Siyaset” kitabı, bugünkü toplumumuzun temellerini atan kadronun dünya tasarımını ve uygulamalarını anlatıyor. Çalışmanın bu tarihi dönemi bütün yönleriyle ortaya koymak gibi bir iddiası yok. Her analiz nihayetinde geçmişin karanlığına tutulan puslu bir ışıktır; pusludur, çünkü tarihi olanı bütünüyle kavramamızı sağlayacak ve bizim onu tüm ayrıntıları, gölgeleri, gizli ilişkileri, aktörlerinin iç süreçleriyle yeniden tecrübe etmemize imkan verecek bir şeffaflıktan yoksundur; ancak yine de bir ışıktır; çünkü aynı alana yönelik diğer aydınlatma girişimlerinin bilgilerini ve hayal gücünü kullanmamıza yarayacak ipuçları sunar. Dolayısıyla bu çalışmanın da okuyucusuna verebileceği –iyimser bir yorumla- sadece ipuçlarıdır.
Hepimiz yaşadığımız zamanın birinci elden şahitleri olarak, içinde yer aldığımız topluma ve dünyaya belli bir duruşun idrakiyle baksak bile, daha öte, ulaşamadığımız, dokunamadığımız, nüfuz edemediğimiz bir gerçeklik alanı bulunduğunu biliriz.
“Tutku” dedi bilge.
Başını ateşe eğdi. Alevler yüzünde yalazlandı, sakalında kızıla çalan gölgeler oynaştı; eski bir pırıltının izi okundu gözlerinde.
“Tutku,” diye tekrarladı, “tutku yanmaktır.”
Alev onayladı meşe odununun beline hırcın dilini uzattı, kavradı, geri çekildi. Alevin ilk hamlesine engel olan su cısıladı, kora düştü, buhar oldu. İkinci defasında odunun gövdesi kızardı, duman doldu gözenekleri.
“Tutku varsa akıl yoktur. Akıl bir yedeklemedir, beyin at uşağıdır... Aklın görevi tutkuya yol açmaktır, o hep bir adım geridedir. Tutkunun olduğu yerde akıl gururunu kaybeder, “ussallık” adına konuşturabileceği her silahı elinden alınmıştır. Bilinen tek şey, tutkunun kendi yolunda gideceğidir.”
KADRO HAREKETİNİN GELİŞİMİ VE İDEOLOJİK MAHİYETİ
-
GENEL BİR BAKIŞ
1929 Dünya Ekonomik Krizine kadar Türkiye’de liberal bir ekonomi politikası takip edilmiştir, diyebiliriz. Fakat esas itibariyle özel teşebbüs ülkede teşekkül etmediği için devlet, çeşitli imkanlar sağlayarak müteşebbisler için uygun bir zemin oluşturmaya çalışmıştır.
Bu dönemde gerçekleştirilen belli başlı işler, (milli devletin genel felsefesi doğrultusunda) gayri milli unsurların elindeki ticaret imkanlarının milli eşraf ve tüccar kesimine devri, bazı kuruluşların devlet eliyle millileştirilmesi ve ekonomik ihtiyaçlardan ziyade askeri amaçların ön planda tutulduğu demiryolu yapımıdır.
ÖNSÖZ
Siyaset, Medya ve Ötesi, çeşitli gazete ve dergilerde kaleme alınmış olan yazılardan “kitap” için bir araya getirilmiş olanları ihtiva ediyor. Amaç, ne kimseye yol göstermek, ne de hayatın nasıl yaşanacağı, nasıl düşünüleceği hususunda mihmandarlık yapmak. Esasen bu iddiada olanlar bile hoş bir yanılsama içindedir. Onlar mihmandarlık niyetleriyle ortaya çıkarlar ama okuyucu nihayetinde kendi hayatının baş aktörlüğünü kendisi dışında kimseye vermez; alır, okur, diğer nice okumalarıyla birlikte mütalaa ederek söylenenleri zihninde bir yerlere yerleştirir.
Yazıları kitap için bir araya getiren ortak karakteristikler nedir, denilirse eğer, bunlar, hayatla ilgili kolay ve kestirme hükümleri reddetme, “hakikatleri dile getirmek”ten çok yeni sorulara yol açma, “sorular sorulabilmesini tefekkürün yapı taşları olarak görme,” sürekli eleştirel bir perspektifin esas alınması olarak belirtilebilir.
SAVAŞIN NEGATİFİ
Bundan birkaç yıl önce askeri bir düzen içinde yer alan ve fotoğrafın çekiliş açısından adeta sonsuza uzanıyormuş hissi yaratan mezarların afişini görmüştüm.
Her mezarın başında bir haç ve onun başına asılmış bir miğfer vardı.
Oradaki askerlerin özel hayatları, nasıl maddi ve moral birkaç görüntü ve tema üzerinden genelleştirilmiş, ortak hale getirilmiş, kişisel hissedişleri sessiz iç çekişlerine, dar zamanlara, başkalarıyla paylaşılamayan mahrem vakitlere bırakılmışsa, ölümleri de aynı şekilde her türlü kişiselliği dışlayan genel bir görsellik içine yerleştirilmişti.
Giriş
1984 yılının 15 Ağustos’unda bir grup silahlı PKK’lı (KİP) Şemdinli ve Eruh ilçelerine baskın yaptı (1). Gündüz gözüyle kaymakamlığa, ilçe jandarma karakoluna yapılan bu baskın kamuoyunda “şaşkınlık, öfke ve hayret” duygularıyla karşılandı. Olaydan sonra resmi çevreler “şekavet”in kısa zamanda cezalandırılacağını, cüretkar faillerin bunu ödeyeceklerini açıkladılar.
Henüz eylemin boyutları, ne tür sosyal, siyasi desteklere sahip olduğu, hedefi bilinmiyordu; ancak ilk şokun ardından ülkedeki genel hava yeniden normalleşti. Çünkü “maceracı” niteliği besbelli olan bu olay, üç-beş çapulcunun kısa zamanda yakalanıp adalete sevkedilmesiyle son bulacaktı (2).
Türk toplumu uzun süredir batılılaşma, modernleşme, kapitalistleşme hercümleci yaşıyor. bu sürecin şu an için bizi ilgilendiren tarafı "Ahlaki" alanın bundan nasıl etkilendiğidir.
Ne yazık ki Türkiye'nin modernleşme projesini yürüten kadro laikçilik uygulamasının bir ürünü olarak dini alanı(Dolayısıyla bunun bir yan ürünü olan ahlakı) toplumsal alanın dışına çıkartmaya çalışmış; bunun için büyük enerji, kaynak sarfetmiş; periferide yer alan sivil kesimlerle çatışmaya girmiştir…
Prof. Dr. Naci Bostancı’nın ilk basımı Kasım 1995 yılında gerçekleştirilen “Toplum Kültür Siyaset” adlı eseri Milli Kimlik, Milli Kültür konuları ile “Kuzey Irak” harekâtı ve medyaya yansımasını inceleyerek yolsuzluk toplum iktidar gibi önemli konulara değiniyor. Aynı zamanda o dönemde yaşanan İstanbul Olayları ile bu bağlamda gençlik ve siyaset gibi güncel konular hakkında önemli ayrıntıları bize sunuyor.
ÖNSÖZ
Bu kitap, bir kısmı çeşitli yayın organlarında yayınlanmış denemelerden oluşuyor. Adının ilham kaynağı ilk yazı.Dipnot, daha çok akademik yayınların göndermeleri, ifadelerin teyidi için kullanılır; fakat çok katlı okumalara ve yer aldığı bağlamın daha ötesindeki anlamlara her zaman açıktır. Bir kere "ana metin"in altındadır ve daha küçük karakterle yazılmıştır; görüntüsü herkes için değil, adeta "meraklıları" için izlenimi uyandırır. Sonra, "ayrıntı" gibi görülen açıklamalar dipnotta verilir. Yerleştirilme şekli dipnotların okunmasını güçleştirir; bu yüzden onları okumasanız da olurmuş gibi hissedersiniz; fakat diğer yandan bir metnin değeri dipnotlarının zenginliğiyle anlaşılır.
Şüphesiz bunun için metnin altına bütün dipnotları düşmek gerekmez; hiç dipnot koymasanız bile, eğer her bir cümlenizde insanı çarpan bir yoğunluk varsa, yaptığınız okumalar, edindiğiniz bilgiler, deneyimlediğiniz yürek çarpıntılarından dolayıdır ve bu kanıtlar dolayımlardan bile olsa kendini mutlaka belli eder. Ayrıca biliriz ki, "dipnot" diye ayrı bir tür yoktur, o da başka dipnotlarla vücut bulmuş bir ana metindir; dipnot-ana metin şeklinde sürüp giden zincirin bir halkasıdır.
Bu kitap, “Cumhuriyetimiz” bağlamında birbirini tamamlayan sekiz makaleden oluşuyor. “Zihin Coğrafyamızdaki Osmanlı,” bugünün içinde yeniden kurulan geçmişe ait.
Tarihte bir Osmanlı varolmakla birlikte bugünün insanları onu nasıl hayal ediyorlar? sorununa bir değinme.
“Hikayesi Modernlikte Saklı Milliyetçilik,” hangi tarafında durulduğundan bağımsız olarak kendisine ilişkin sayısız spekülasyonun işaret ettiği bu önemli kavramın modernlikle ilişkisi hakkında. Çünkü ancak modern süreçlerle birlikte yapılacak bir okuma milliyetçiliğin anlamı ve yeri hakkında daha tutarlı sonuçlara ulaşmamızı sağlar.
“Cumhuriyetin Felsefi Temelleri,” Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran öncü kadronun siyasi ve toplumsal yaklaşımını yorumluyor.
“Cumhuriyet Dönemi Eğitim ve Kültür,” ise bu iki konuda nelerin düşünüldüğü ve yapıldığı hakkında.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder