19 Eylül 2014 Cuma

ERDOĞAN'IN ZAFERİ TÜRKİYE'NİN ZAFERİ

Terörle Hesaplaşmak Sorumluluk İster

CHP'nin Duruşu

CHP'nin Duruşu
Geçmiş dönemlerde CHP’nin en karakteristik niteliği devletçiliğiydi. Bu anlayış, ekonomik bir doktrinden daha çok politik bir bağlama oturmaktaydı. Çünkü CHP’nin tek başına iktidar olduğu yıllar içinde, 1929 dünya ekonomik krizinden sonraki devletçilik dönemi dahil,
devletçi bir ekonomi politikası uygulanmamıştı. Cumhuriyet’in kuruluşuna mührünü vuran bu siyasi parti, rolünün doğal bir uzantısı olarak kendini mülkün sahibi görüyordu.
Uzun bir geçmişe sahip olan bu anlayışa karşı ilk ciddi darbe Ecevit’ten geldi. Onun genel başkanlığı döneminde CHP devletlu çizgiden halkçılık çizgisine kaydı; toplumsal adalet talebinin karşılığı olarak ak günler üretildi, barış ve özgürlüğe vurgu yapıldı. 70’li yılların ikinci yarısında CHP’yi yüzde 42’lik oy oranıyla buluşturan siyasi diskurunun en merkezinde “düzen değişikliği” talebi vardı. Elbette düzen değişikliği, aynı zamanda devletle halk ilişkilerinde de değişiklik yapılacağı anlamına geliyordu. Böylelikle biraz utangaç, biraz müktesebatıyla doğrudan yüzleşme ortamı doğurmaksızın yumuşak bir geçişle CHP, kendisine devletlu çizgiyle çok da uyumlu sayılamayacak yeni bir rol ediniyordu.
Siyasi fikirler, başarı ya da başarısızlığın kısa zaman aralıklarıyla yaşanmadığı, daha dengeli, istikrarlı bir gelişim trendinin takip edildiği zamanlarda kendilerini daha ikna edici bir bütünlük içinde geliştirebilirler. Bu açıdan CHP’nin, yeni çizgisini inşaya vakti olmadı; 77 seçimleriyle önce zafer, ardından ise hemen 79 ara seçimleriyle yenilgi geldi. 12 Eylül harekatıyla birlikte ise tüm partiler kapatılınca CHP de bir süreliğine siyaset sahnesinden çekildi. Böylelikle “ak günler” mistik bir slogan olarak kaldı; CHP’nin gündelik siyasete odaklanmış entelektüelleri partinin fikri var oluşu için çok gerekli rasyonel tahkimatı yapamadılar.
80 sonrasında sol siyasetin irili ufaklı birçok temsilcisi oldu; ana damarı ise önce Halkçı Parti (ismiyle CHP’yi hatırlatır şekilde) sonra SHP temsil etti. 1992’de eski siyasi partilerin açılabilmesi yasal bir zemine kavuşunca CHP yeniden Baykal’ın genel başkanlığında organize oldu. Bu dönemde CHP, sadece örgüt olarak değil fikren de kendisini yeni baştan kurmaya çalıştığının işaretlerini verdi. Baykal sol ve sağ arasındaki toplumsal–kültürel gerilim alanlarını tasfiye etmeye dönük beyanlarda bulundu, o dönemde iç savaşın yaşandığı Bosna’ya gitti. Bosna denildiğinde Müslümanlara yapılan zulümlerin akla geldiği bir zamanda gerçekleşen bu seyahat, sol adına yeni bir dönem anlamına geliyordu. Dinin ve milliliğin merkezi rol oynadığı muhafazakar değerlerle barışma, sosyal demokrat talepleri yerli dokuyla telif etme bu dönemin temel iddialarıydı.
Refah–Yol hükümetinin kurulması, ardından 28 Şubat olayı CHP’yi yeniden kültürel gerilim noktaları üzerinden bir politik konum oluşturma stratejisine çevirdi. Dönemin politik–ekonomik olmaktan çok toplumsal–kültürel eksendeki siyasi dili de bu dönüşü kolaylaştırdı. Siyasi değer taşıdığı düşünülen konuların, insanları heyecanlandıran, kışkırtan, onların kimliklerine dair hatırlatmalar yapan bir repertuar içinden seçilmesi tutumu böylelikle bir kez daha baskın bir şekilde öne çıkmış oldu. Bu ortamda CHP, siyasi şartların, geleneksel usulde sürdürülen iktidar mücadelesi için uygun olduğu kanaatiyle aktif laiklik savunucusu olarak kendine yer belirledi. 92’deki çıkışıyla telifi gayrı kabil bu eskiye dönüş konusunda CHP’nin çok zorlandığı da söylenemez; parti fikirlerinin referans çevresini teşkil eden okur–yazarların içbükey aydınlanmacı ruhları, sahadaki “gerçeklikten” bağımsız değerlerin parti politikası haline gelebilmesinin maddi zeminini oluşturuyorlardı.
Esasen kendisini az çok doktriner bir çizgide tutma çabasındaki siyasi partilerin politikalarını halkla kurdukları ilişkilerden çıkartma yerine tıpkı kimi derneklerin yaptığı gibi halkı dönüştürme iddiasının aracısı kılmaları, Türk siyasi hayatı için yeni bir özellik değildir. Buradaki sorun, “mükemmel fikirler”e rağmen dönüşmeye direnen halkın oy vermeyerek sizi “haklılığınızla” baş başa bırakmasındadır. 99 seçimlerinde bir “sosyal demokrat” parti olarak CHP’nin laiklik–köktendincilik karşıtlığı üzerine oluşturduğu strateji, kendisine başarı sağlayacak ölçüde bir sosyal gerçekliğe karşılık gelmediği için işe yaramadı. Buna karşılık muhafazakar referanslarla bir ölçüde barışmış, yükselen milliyetçilik dalgasından hatırı sayılır bir pay almış olan DSP, Ecevit’in de kişisel karizmasının rüzgârında seçimlerden birinci parti olarak çıktı. Her iki partinin de kampanyalarında “bölüşüm” üzerine vurgu yapacak, serbest piyasanın “serbestliği”ni sorgulayacak, küresel trendleri eleştirel bir okumaya tabi tutacak sosyal demokrat politikalar dile getirilmemişti. Türkiye’nin toplumsal–ekonomik şartları bu tür bir siyaset için verimli olacak niteliklere sahip olmasına rağmen, siyaset kadar bu şartların sözcüsü olması gereken entelektüellerin sessizliği “şartları” kendi kaderine terk etmiştir.
2002 seçimlerine gelindiğinde CHP bir önceki dönemde hayatî addettiği çelişkiyi bir kenara itti, bunun yerine muhafazakarlıkla tezyin edilmiş bir siyasi dili dolaşıma soktu. DSP’nin tükenmesi, YTP’nin umut vermemesi, nihayet Derviş’in tercihi ile rahatlamış olan CHP, sosyal demokrat taleplerin çaresiz tercihi olduğu bilinciyle olsa gerek, bu konuda yine fazla söze ihtiyaç hissetmedi. Ayrıca bir önceki dönemin ekonomisinden sorumlu olan Derviş’in gelişinden sonra sosyal demokrat diskuru rahatlıkla kullanabilmesi de söz konusu değildi. CHP’nin “seçimlerde ne söylediğine” ilişkin düşünüldüğünde, beyanlarından daha çok, vitrine çıkarttığı insanlar üzerinden dile getirdiği imajların kalıcı olduğu görülür. Dilin yerine görüntünün ikamesi CHP’nin kusuru değildir, günümüz siyasetindeki eksen kaymasının bir sonucudur; ancak CHP’nin buradaki anlatımında da sosyal demokrasi vurgusu mevcut değildir. 99 seçimleriyle kıyas edildiğinde yüzde otuzlara kadar ulaşılabilecek bir seçmen kesiminin, ancak yüzde yirmisini toparlayabilmek her bakımdan eleştirel bir analize tutulması gereken bir durumdur.
Burada çok önemli bir hususun altını çizmekte yarar var. AK Parti her ne kadar toplumsal–kültürel referansları itibarıyla sağ blokta yer alan bir partiyse de, politik ve ekonomik çizgisiyle solun dilini yankılayan bir söyleme sahipti. Buna karşılık CHP politik–ekonomik ekseni öne çıkartmaksızın toplumsal–kültürel eksen üzerinden bir söylem takdimi yolunu seçti; ayrıca buradaki dili de muhafazakar–sağ değerlerle barışık şekilde oluşturdu. Bu tablo, başka nedenler saklı kalmak kaydıyla, ekonomik sorunlar üzerinden sola yaklaşacak kesimi AK Parti’nin müttefiki haline getirmiştir. Bu seçmen geçişleri, sosyo–ekonomik nitelikleri itibarıyla belli bir siyasal duruşa sahip olması beklenen ve bu yüzden biraz “hazır kıta” gibi görülen kitlelerin kimsenin tekelinde olmadığını, pekala varsayımların çok ötesinde davranabileceklerini ortaya koymaktadır.
Önümüzdeki dönemde CHP’nin hükümet eleştirilerinden alternatif tasavvurlara kadar politik–ekonomik performans üzerinden politikalar oluşturması her şeyden önce kendisi için önem taşımaktadır. Buna karşılık CHP’de 99 seçimlerinin stratejisini canlandırarak bunun üzerinden “yaman bir muhalefet” oluşturulabileceği düşüncesi de uygun ikliminde alevlenmek için sanki zamanını bekler gibidir. Bir bakıma yeni türden bir devletlu çizgi oluşturan bu strateji, CHP’nin yeniden yapılanması ve sivilleşmesi önündeki en önemli engellerden biri olacaktır. CHP’nin sivilleşmesi ise sadece bu parti adına değil Türkiye’deki düzenin yeni kodları adına da son derece hayati bir değer taşımaktadır.
- See more at: http://www.nacibostanci.com/naci-bostanci-2002-makaleler/item/89-chp-nin-durusu.html#sthash.nrgQhSnQ.dpuf

NACİ BOSTANCI MAKALESİ-OTOYOLDA

Otoyolda

Kürtçe Kanal Ne Yapmalı?

Kamuoyu Kimin Oyu?

ext">
Yukarıdaki başlık Pierre Bourdieu'ya ait. Bu istifham dolu ifade, seçimlere doğru gittiğimiz bugünlerde daha çok hatırlanıyor. Gazetelerde her gün kamuoyu araştırmaları yayınlanıyor.
İnternet siteleri çeşitli yöntemlerle eğilimleri ölçmeye çalışıyorlar, sonuçları iddialı başlıklarla okuyucularına duyuruyorlar. Televizyon kanallarında da kamuoyu araştırmaları hayli revaçta... Bu eğilimin seçimlere kadar süreceği açık. Geçmiş seçimlerde de neredeyse son ana kadar araştırma sonuçları yayınlandı. Hatta kimi gazetelerin seçim yasaklarını ihlal etmeyi dahi göze alarak son gün seçmen eğilimlerini sekiz sütuna manşet verdiğini hatırlıyoruz. Bütün bunlar niçin yapılır? Kamuoyu araştırmalarını bu kadar tartışmalı kılan sebepler nelerdir? Bu araştırmalardan ne murat edilir ve bu araştırmaların beklentileri yerine getirme gücü nedir?

Bu soruları daha da çoğaltmak mümkün. Siyaset gibi farklı yorumlara, çelişik akıl yürütmelere açık bir alana yönelik kamuoyu araştırmalarının, beraberinde birçok soruyu çağrıştırması doğal. Malum, "seçmen" gönlünden geçen eğilimleri sadece temenni etmez, aynı zamanda biraz öngördüğünü düşünür. Bu öngörüyle araştırma sonuçları arasındaki ilişki, kişiyi memnun da edebilir, öfkelendirebilir de. Memnuniyet daha yalın bir duyguyken, öfkeler beraberinde ithamları da getirir. Bunun tersi ise farklı partilerdeki makul insanların ortak vicdanında teşekkül etmiş bir hakkaniyet ölçüsünün hayli dışına çıkan sonuçların uyandırdığı etkidir. Seçimlerden birinci çıkacağı hususunda neredeyse ortak bir kanaat oluşmuş bir partiyi anket sonuçlarında barajın biraz üzerinde takdim ettiğinizde hiçbir inanırlığınız kalmaz. Buradaki zararın büyük kısmı işin sahibine düşse de kalan kısmı tüm araştırma şirketlerine hatırı sayılır bir güven kaybı olarak yansır.

Gallup, başkanı bilmişti
Siyasî kamuoyu araştırmalarının mazisi çok eskiye gitmez. Bu işin öncülerinden Gallup, 1936 Amerikan başkanlık seçimlerinin sonuçlarını uyguladığı yöntemle önceden tahmin etmişti. Onun, Amerikan seçmenlerini temsilen seçilecek birkaç bin kişinin eğiliminin tüm Amerika'nın eğilimini vereceği iddiası, başlangıçta alaycılıkla karşılanmıştı. Ancak Gallup'un verdiği sonuçların çıkması bu çalışma biçimine ilgiyi artırdı. Son olarak Fransa'da Sarkozy'nin % 53 ile seçileceği, diğer adayın % 47 oy alacağı söylenmişti, oranlar aynı çıktı. Bizde de kamuoyu araştırmaları son yirmi yıldır ağırlıklı olarak gündemde. İnsanlar genel eğilimlerin ne durumda olduğunu merak ediyorlar, şirketler ve medya da bu merakı karşılamak için ellerinden geleni yapıyor. Bu karşılıklı ilişkinin içinde bir de partiler var. Onlar hem kendi durumlarını görmek hem de şüphesiz kamuoyuna olduklarından çok daha güçlü görünmek için, çeşitli araçların yanı sıra kamuoyu araştırmalarını da kullanıyorlar.

Her şeyden önce şunu teslim etmek lazım: Bilimsel kurallara uygun şekilde yapılan kamuoyu araştırmalarının sonuçları -en azından partilerin yöneticilerince- ciddiye alınmalı. Batı dünyasında bu türden birçok araştırmaya rastlarız. Bu ciddiye almayı engelleyen en önemli husus, siyasî partilerin merkezine yürüdükçe daha katı bir şekilde hissedilen fantastik havadır. Siyasal propaganda başkalarından önce aslında tam da o partilerin çekirdeğinde başlar. Partilerin çeşitli kademedeki yöneticileri oradaki karar verici elitlere sürekli "iyi haberleri" taşıyanlar olmak isterler. Bu aynı zamanda kendi çalışkanlıklarının ve başarılarının bir kanıtıdır. Yine parti çekirdeğindeki inci durumundaki genel başkana yaklaşılırken onun "büyüleyici" kudretinden etkilenme artar. Bunun ardında önemli oranda genel başkanın partiye ait maddî ve moral kaynakları dağıtma kudreti vardır. Olumlu yaklaşım, iyimser yorumlar zımnî olarak kendi karşılığını makam, mevki, mikro iktidar alanları olarak genel başkandan talep eder. Buradaki bir başka neden de parti kolektif kimliğini temsil eden genel başkanın, tam da bu kimliğiyle partiye olan inancı kitlelere taşıması gereken bu insanın, inandırma potansiyelini desteklemektir. Partililer ona yansıttıkları inancın ondan yeniden kendilerine dönmesini beklerler. Sonuçta parti çekirdeklerinde bir miktar gerçeklik duygusundan uzaklaşmış bir iklim vardır ve bu, siyasetin kaba, acımasız gerçekliğinin bu alana nüfuz etmesini engeller. Araştırma sonuçlarında alarm zillerinin çaldığı görülen partiler bunu görmek, anlamak, gerekenleri yapmak konusunda çok istekli olmazlar. Politikaları değiştirmek yerine araştırmaları suçlamak daha kolay bir yoldur.

Bilimsel kurallara uygun araştırma, örnekleminden tutun soruların düzenlenmesine kadar birçok hassasiyeti gerektirir. Aynı konudaki soru iki farklı biçimde düzenlendiğinde hayli farklı sonuçlar elde edilir. Bir araştırmanın itibarı açısından önemli bir husus da kim tarafından, ne amaçla finanse edildiğidir. Seçmen davranışını anlamak isteyen ile değiştirmek isteyen kurumun araştırmalara yaklaşımları da farklı olacaktır.

Elbette kamuoyu araştırmaları sadece sonuçları vermiyor, aynı zamanda seçmenlerin eğilimlerinin arkasındaki nedenleri ortaya koyuyor. Bir partiye oy verme kararının nasıl şekillendiği iyi yapılmış bir saha araştırmasının verilerinden çıkartılabilir. Bu özellik, partilerle seçmenleri arasındaki ilişkiyi mütekabil ilişkilere dönüştürür, uyguladıkları politikaların yansımalarını gözden geçirmelerine veriler sunar. Parti siyasetlerine daha aktif bir "demos"u katan bu çalışmaları demokrasiye katkı olarak değerlendirmek yanlış olmaz.

Kamuoyu araştırmalarının problemleri
Kamuoyu araştırmalarının problemli yanı, seçmenleri etkileme amacına dönük olarak kullanılabilme potansiyelleridir. Bu "etki"nin ne ölçüde var olduğuna dair ortada bilimsel kanıtlar yoktur; fakat iki parti arasında mütereddit olan seçmenlerin kendilerine sunulan tabloya göre "daha güçlü olana" yönelebileceği düşünülmektedir. Sebep, "oyunu zayi etmek istemeyeceği"dir. Öte yandan siyasetle iktisat arasındaki derin ilişkinin stratejik yerlerinde konumlanmış olan hareketli toplum kesimleri, saha araştırmaları üzerinden kendi tutumlarını belirlemeye, "kazanan ata" oynamaya çalışırlar. Bu ihtiraslı anlama çabası, yönlendirilmiş araştırma sonuçlarının etkisini artıran bir unsurdur.

Son zamanlarda kamuoyu araştırmaları, parti genel merkezlerinin adaylarını belirleme yöntemlerinin de arasına girdi. Şirketlere sipariş veriliyor ve onların yaptıkları saha çalışmalarının sonuçlarından çıkan isimler üzerinde duruluyor. Bu araştırmalar adeta bir tür önseçim yerine kullanılıyor. Buradaki sorunlardan birincisi, aday adaylarının anketörleri yönlendirerek kendilerine avantaj sağlayacak sonuçları çıkartmaları. İkinci sorun ise parti genel merkezlerinin "anket yaptırmayı" kendi kararlarını meşrulaştırmak için kullanmaları. "Liste sıralamasını sahadan elde ettiğimiz verilerle yaptık" sözü, rıza inşasını kolaylaştırıyor. Hemen hemen hiçbir parti yaptırdığı anketlerin sonuçlarını açıklamıyor, bir sır gibi saklıyor. Bu uygulamayı bir bakıma 1946 seçimlerinin "açık oy gizli tasnif" yöntemine benzetmek mümkün. Hakikat, sonucu açıklayanın kendisinde saklı.

Kamuoyu araştırmaları, toplumdaki genel siyasî eğilimleri görmek, parti politikalarının daha halk temelli oluşumuna zemin hazırlamak bakımından önemli. Birçok şikâyete konu olan "yönlendirme" hususunda sorunun çözümü, şirket itibarlarının önem kazanmasından geçiyor. Adı belli, bir kariyer oluşturmuş bulunan şirketlerin yarın tekzip edilecek sonuçlar açıklamaları harakiri anlamına geleceği için uzak bir ihtimal olacaktır. Seçmenin belleği zayıf olsa da, "Hangi şirket ne tahmin etmişti, sonuçta ne çıktı?" gibi değerlendirmeler arttıkça, bu ahlakî ve elbette aynı zamanda ekonomik denetim şirketleri daha uzun soluklu ve anlamlı olan "itibar kazanmaya" sevk edecektir. Bundan ise şirketler, toplum, partiler, kısacası herkes yararlanacaktır.
- See more at: http://www.nacibostanci.com/naci-bostanci-2007-makaleler/item/51-kamuoyu-kimin-oyu.html#sthash.0A4PgaaN.dpuf

İLETİŞİM

Naci Bostancı - AK Parti Grup Başkan Vekili - Naci Bostancı İletişim
 

Naci BOSTANCI

İletişim-resmi
TBMM Ana Bina AK Parti Grup Başkan Vekilliği Çankaya Ankara 06543 TÜRKİYE
+90 (312) 420 65 07-08
+90 (312) 420 65 14

e-Posta gönder. Yıldızlı (*) alanların doldurulması zorunludur.

AMASYAM

Naci Bostancı - AK Parti Grup Başkan Vekili - Amasya Haberleri

Amasya Haberleri

AK Parti Genel Başkan Danışmanı ve Amasya Milletvekili Akif Gülle ile birlikte AK Parti Milletvekili Adayları Prof. Dr. Mehmet Naci Bostancı, Avni Erdemir ve Hasan Ali Cesur, Merzifon'da çeşitli ziyaretlerde bulundu.

Şehit Anneleri Ziyareti

AK Parti Milletvekili Adayları İl Başkanı Hicabi Bağçuvan ve İl kadın kolları ile birlikte Şehit Ailelerini ziyaret etti

Anneler Günü dolayısıyla Şehit Annelerini ziyaret eden Prof. Bostancı ve beraberindeki heyet, anneler gününü tebrik edip şehit annelerinin ellerini öptüler, güller dağıttılar.

AK Parti Amasya milletvekili adayları Prof. Dr. Naci Bostancı, Dr. Avni Erdemir ile Hasan Ali Cesur seçim öncesi çalışmalarına hızla devam ediyorlar.

AK Parti'li Amasya Belediye Başkanı Cafer Özdemir ve parti yöneticileriyle birlikte Amasya sebze halinde esnaflarını ziyaret eden AK Parti Adaylarına esnaflar tarafından çilek ikram edildi.

Adalet ve Kalkınma Partisi Amasya 1. sıra milletvekili adayı Siyaset Bilimci Prof. Dr. Naci Bostancı 20 Nisan 2011 günü Taşova gazetesini ziyaret etti.

Prof. Dr. Naci Bostancı Taşova Gazetesi kurucusu Ali Rıza Günaydın'la Amasya ile ilgili fikir alışverişinde bulundu.

Siyasetbilimci Prof. Bostancı, seçim çalışmaları kapsamında Merzifon'da köy ve mahalle muhtarlarıyla kahvaltıda bir araya geldi. Burada yaptığı konuşmada, Türkiye'nin AK Parti iktidarıyla güçlendiğini, ekonomide, dış siyasette söz sahibi olan ülkeler arasında yer almayı başardığını söyledi.

Seçim çalışmalarına Taşova'da devam eden Bostancı, ilçe esnafını ziyaret ettikten sonra İlçe Seçim Koordinasyon Merkezi'nde partililerle bir araya geldi.

Bostancı, yeni dönemde de AK Parti'nin tek başına iktidara geleceğini ve 2023 hedefine emin adımlarla yürüyeceğini söyledi.

Prof. Bostancı, beraberindeki AK Parti İl Başkanı Hicabi Bahçuvan ve partililerle Amasya'nın Küp Deresi mevkisinde sürdürülen Çevre Yolu Projesi'ni inceledi ve yetkililerden söz konusu proje hakkında bilgi aldı. Prof. Bostancı, projenin ödenek sıkıntısı olmadığını ifade ederek 2012 yılında tamamlanacağını söyledi.

Seçim çalışmaları kapsamında Suluova ilçesinde esnafları ziyaret eden Prof. Bostancı, daha sonra Taşıyıcılar Kooperatifi, Ziraat Odası Başkanlığı, Besiciler Kooperatifi, Türk Eğitim-Sen İlçe Başkanlığı ve Eğitim Bir Sen İlçe Başkanlığı temsilci ve üyeleriyle bir araya geldi.

AK Parti Amasya Milletvekilleri Prof. Dr. Naci Bostancı ile Dr. Avni Erdemir, Amasya Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Metin Orbay'a 'hayırlı olsun' ziyaretinde bulundular.

Göynücek 5. Geleneksel Bamya ve Kültür Festivali başladı

Açılışına Amasya AK Parti Milletvekilleri Prof. Dr. Naci Bostancı ve Dr. Avni Erdemir, İlçe Belediye Başkanı Talip Alabuğa ve vatandaşların katıldığı Göynücek 5. Geleneksel Bamya ve Kültür Festivali başladı.

KİTAPLARIM

Naci Bostancı - AK Parti Grup Başkan Vekili - Kitaplarım

Kitaplarım

Siyaset ve Medya/Alacakaranlığın İki Atlısı'nda, iletişim ve siyasal iletişim zengin bir birikimle değerlendirilmekte ve "alacakaranlıkta" işleyen ilişkilerden erdemli bir siyasete ulaşmak için sanatın engin ufkuna ihtiyaç duyduğu sezdirilmektedir. Konuyla ilgili akademik çalışmalarının yanı sıra denemeleriyle de sanatın ufkunu gözeterek yorumlarda bulunan M. Naci Bostancı, dilin zenginliğini siyasete teknik olarak aktarmanın yetmeyeceğini hissettiriyor.

Giriş

“... Randall bize zımni olarak, hayatın bir sanat olduğunu söylüyor. Hikayeyi iyi ve tutarlı kurmak, hayatın olduğu kadar başka hikayelerin verileriyle de zenginleştirmek, ayrıca hayatla hikaye ilişkisini mukayesede eleştirel perspektifi gözetmek bu yolda atılacak adımlardan bazıları. Doğrusu bir çok önemli eserde olduğu gibi, “Öğretim üyeliği ve din adamlığının yanı sıra bisikletten dağcılığa çok çeşitli spor dallarıyla ilgilenen, ayrıca şarkı söyleyip gitar çalan” Randall’ın topluma “Bizi biz yapan hikayeler” i anlatırken kendi kişisel hikayesine ilişkin hangi süreçleri yaşadığı, satırları kaleme alırken hangi geçmiş anılarının onu motive ya da bloke ettiği, gündelik hayatının ritmindeki değişimlerin neler olduğu konusunda da bilgi edinmek ilginç olabilirdi. Böylelikle “hayat” üzerine konuşan bu metnin sınırları içinde kalmaz, onun hayat bulduğu kişisel bağlamdan da haberdar olarak daha geniş bir bakış açısı kazanabilirdik.

Cumhuriyet'in 85. yılındayız. İstiklal Savaşı'nın son gazisi bu yıl öldü, o dönemlerin canlı şahidi olan insanlar artık yok. Bu 85 yılda Cumhuriyet'i ne kadar anlayabildik? Ezberlenmiş hükümlere sarılmadan, karşısında ya da yanında tavır almadan, ne derece sağlıklı bir bakış edinebildik?

Osmanlı'dan bugüne intikal eden toplumsal, siyasal ve kültürel yapıyı göz önündbulundurmadan, Osmanlı aydınının yaptığı tartışmaları bilmeden, örneğin Ahmet Cevdet Paşa'yı yahut Fransız aydınlanmacılarını tanımadan ya da 1930'ların yükselen faşizm damarını ve Dünya Ekonomik Bunalımı'nı dikkate almadan gerçek bir Cumhuriyet fotoğrafına ulaşmak mümkün değil.

Oysa tarihe bakışımız, çoğunlukla, geçmişten müttefikler edinmek, arzularımıza hitap etmeyen verileri görmezden gelmek, güncel siyasi tartışmalar için malzeme devşirmek gibi zaaflarla malul.

İlahi ve dünyevi alan

İnsanın ilahi mesaja muhatap olması hali, insanla ilahi olanın karşılaşması bakımından kendine has bazı özellikler taşır. Bu karşılaşmanın çözümlenmesi, ilişkinin mümkünlük sınırlarını belirlerken, ilahi olanın anlamı kadar, insani olanın şartlarını da anlaşılır kılar.

Bizler insanlar olarak, tam da Freud’un dediği gibi bu dünyanın içine gömülüyüz. Başka alemlere dair hayallerimiz de kaçınılmaz bir biçimde bu dünyanın kodları içindedir. Bu dünyanın verilerinden ve hayal ettirdiklerinden öte bir hal ve dil içinde bulunabilmenin imkanlarına sahip değiliz. İlahi olan ise, bizim iman etme ya da etmeme durumumuzdan bağımsız olarak, ötede bulunandır.

Giriş­­­­­­

“Siyaset Günlüğü” kitabı aşağı yukarı son beş yıla ait siyasetin, partilerin, yapılan seçimlerin gündemdeki kimi konuların değerlendirmesine ilişkin yazılardan oluşuyor.

Yazılarda ele alınan konuların artık gündemini yitirmiş olmaları, onların bir daha kendilerinden bahsedilemez, geri dönülemez, tekrar üzerlerine düşünülemez bahisler haline geldikleri anlamını taşımıyor; aksine siyaset söz konusu olduğunda, ileriye atılan her adımda dönüp geriye bakmak, bir zamanlar neler olup bittiğini hatırlamak gerekiyor.

Partiler, liderler, kişiler, seçmenler bir yanlarıyla tarihe tabiler; ancak diğer yandan kimi karakteristikleriyle siyasetin o tarih dışı niteliklerini sembolize ediyorlar.

Portreler isimli bu kitap, çeşitli insanların portrelerinden oluşuyor.
Bu kişilerin bir kısmını tanıyorsunuz, çünkü onlar çok çeşitli kanallardan okuyucularına ulaşıyorlar.
Bir kısmı ise tarihin alacakaranlık alanındalar. Onları sadece dar bir çevre biliyor.
Bu portrelerin yan yana gelmelerinin sebebi, hayat denilen o ummanda zaten yan yana olmaları.
Sıradan olmak veya meşhur olmak hayat hikâyemizin bir yanını değiştiriyor elbette, ama diğer bir yan var ki burada bütün insanlar aynı büyük hikâyenin parçası olarak var oluyorlar. Nitekim bu hayatları peş peşe okuduğunuzda herkesi çatısı altında toplayan insaniliğin farklı tezahürlerini göreceksiniz.
Bu durum aynı zamanda "başkalarına aitmiş" gibi görülen hayatlarla doğrudan sizin hayatınız arasındaki kimi zaman "görünmez" olan bağlar hakkında bir ipucu sunacak size. 1988 yılında Bingöl'den Erzurum'a karayolu ile giderken, Bingöl dağlarının muhteşem manzarasıyla büyülenmiştim.
Bahar aylarıydı, karlar eriyordu, dağların her yanından küçük küçük derecikler aşağılara doğru iniyor, her yerde birbirleriye kesişiyor, karışıyorlar, nihayet aşağıda bir büyük ırmağa dönüşüyorlardı.

I RAUF

Mavi gözler! Evet, böyle başlamalı, sonra mavi gözlerle mavi gökyüzünü birleştirmeliyim. Gözlerinin gökyüzü kadar engin ve geniş olduğunu, gözlerinin içinde kaybolduğumu, gözlerinden bir sonsuzluğa uzandığımı anlatmalıyım. Mesela şöyle desem: Gözlerin ki sonsuzluğu saklar ardında/Göklerin sırrını.../Bakar tutulurum ökseye düşmüş kuş gibi… Ökseye düşmüş kuş gibi.
Bu iyi evet.
Kuş, ökse ve düşmek, işte merhametin üç kapısı. Benim de merhamete ihtiyacım var. Sevgilim, aklın iç sesine, o münasebetsiz, saygısız fısıltıya aldırmaksızın, yüreğindeki merhamet damarından gelen bir coşkuyla kucaklamalı beni. Yumuşak bir dokunuşla elini başıma koymalı ve savrulduğum rüzgara karşı bir korunak olarak göğsünü sunmalı.
Çocuk gibi sokulmalıyım.

ÖNSÖZ

“Cumhuriyetin Başlangıç Yıllarında Ekonomi ve Siyaset” kitabı, bugünkü toplumumuzun temellerini atan kadronun dünya tasarımını ve uygulamalarını anlatıyor. Çalışmanın bu tarihi dönemi bütün yönleriyle ortaya koymak gibi bir iddiası yok. Her analiz nihayetinde geçmişin karanlığına tutulan puslu bir ışıktır; pusludur, çünkü tarihi olanı bütünüyle kavramamızı sağlayacak ve bizim onu tüm ayrıntıları, gölgeleri, gizli ilişkileri, aktörlerinin iç süreçleriyle yeniden tecrübe etmemize imkan verecek bir şeffaflıktan yoksundur; ancak yine de bir ışıktır; çünkü aynı alana yönelik diğer aydınlatma girişimlerinin bilgilerini ve hayal gücünü kullanmamıza yarayacak ipuçları sunar. Dolayısıyla bu çalışmanın da okuyucusuna verebileceği –iyimser bir yorumla- sadece ipuçlarıdır.

Hepimiz yaşadığımız zamanın birinci elden şahitleri olarak, içinde yer aldığımız topluma ve dünyaya belli bir duruşun idrakiyle baksak bile, daha öte, ulaşamadığımız, dokunamadığımız, nüfuz edemediğimiz bir gerçeklik alanı bulunduğunu biliriz.

“Tutku” dedi bilge.

Başını ateşe eğdi. Alevler yüzünde yalazlandı, sakalında kızıla çalan gölgeler oynaştı; eski bir pırıltının izi okundu gözlerinde.

“Tutku,” diye tekrarladı, “tutku yanmaktır.”

Alev onayladı meşe odununun beline hırcın dilini uzattı, kavradı, geri çekildi. Alevin ilk hamlesine engel olan su cısıladı, kora düştü, buhar oldu. İkinci defasında odunun gövdesi kızardı, duman doldu gözenekleri.

“Tutku varsa akıl yoktur. Akıl bir yedeklemedir, beyin at uşağıdır... Aklın görevi tutkuya yol açmaktır, o hep bir adım geridedir. Tutkunun olduğu yerde akıl gururunu kaybeder, “ussallık” adına konuşturabileceği her silahı elinden alınmıştır. Bilinen tek şey, tutkunun kendi yolunda gideceğidir.”

KADRO HAREKETİNİN GELİŞİMİ VE İDEOLOJİK MAHİYETİ

  1. GENEL BİR BAKIŞ

1929 Dünya Ekonomik Krizine kadar Türkiye’de liberal bir ekonomi politikası takip edilmiştir, diyebiliriz. Fakat esas itibariyle özel teşebbüs ülkede teşekkül etmediği için devlet, çeşitli imkanlar sağlayarak müteşebbisler için uygun bir zemin oluşturmaya çalışmıştır.

Bu dönemde gerçekleştirilen belli başlı işler, (milli devletin genel felsefesi doğrultusunda) gayri milli unsurların elindeki ticaret imkanlarının milli eşraf ve tüccar kesimine devri, bazı kuruluşların devlet eliyle millileştirilmesi ve ekonomik ihtiyaçlardan ziyade askeri amaçların ön planda tutulduğu demiryolu yapımıdır.

ÖNSÖZ

Siyaset, Medya ve Ötesi, çeşitli gazete ve dergilerde kaleme alınmış olan yazılardan “kitap” için bir araya getirilmiş olanları ihtiva ediyor. Amaç, ne kimseye yol göstermek, ne de hayatın nasıl yaşanacağı, nasıl düşünüleceği hususunda mihmandarlık yapmak. Esasen bu iddiada olanlar bile hoş bir yanılsama içindedir. Onlar mihmandarlık niyetleriyle ortaya çıkarlar ama okuyucu nihayetinde kendi hayatının baş aktörlüğünü kendisi dışında kimseye vermez; alır, okur, diğer nice okumalarıyla birlikte mütalaa ederek söylenenleri zihninde bir yerlere yerleştirir.

Yazıları kitap için bir araya getiren ortak karakteristikler nedir, denilirse eğer, bunlar, hayatla ilgili kolay ve kestirme hükümleri reddetme, “hakikatleri dile getirmek”ten çok yeni sorulara yol açma, “sorular sorulabilmesini tefekkürün yapı taşları olarak görme,” sürekli eleştirel bir perspektifin esas alınması olarak belirtilebilir.

SAVAŞIN NEGATİFİ

Bundan birkaç yıl önce askeri bir düzen içinde yer alan ve fotoğrafın çekiliş açısından adeta sonsuza uzanıyormuş hissi yaratan mezarların afişini görmüştüm.

Her mezarın başında bir haç ve onun başına asılmış bir miğfer vardı.

Oradaki askerlerin özel hayatları, nasıl maddi ve moral birkaç görüntü ve tema üzerinden genelleştirilmiş, ortak hale getirilmiş, kişisel hissedişleri sessiz iç çekişlerine, dar zamanlara, başkalarıyla paylaşılamayan mahrem vakitlere bırakılmışsa, ölümleri de aynı şekilde her türlü kişiselliği dışlayan genel bir görsellik içine yerleştirilmişti.

Giriş

1984 yılının 15 Ağustos’unda bir grup silahlı PKK’lı (KİP) Şemdinli ve Eruh ilçelerine baskın yaptı (1). Gündüz gözüyle kaymakamlığa, ilçe jandarma karakoluna yapılan bu baskın kamuoyunda “şaşkınlık, öfke ve hayret” duygularıyla karşılandı. Olaydan sonra resmi çevreler “şekavet”in kısa zamanda cezalandırılacağını, cüretkar faillerin bunu ödeyeceklerini açıkladılar.

Henüz eylemin boyutları, ne tür sosyal, siyasi desteklere sahip olduğu, hedefi bilinmiyordu; ancak ilk şokun ardından ülkedeki genel hava yeniden normalleşti. Çünkü “maceracı” niteliği besbelli olan bu olay, üç-beş çapulcunun kısa zamanda yakalanıp adalete sevkedilmesiyle son bulacaktı (2).

Türk toplumu uzun süredir batılılaşma, modernleşme, kapitalistleşme hercümleci yaşıyor. bu sürecin şu an için bizi ilgilendiren tarafı "Ahlaki" alanın bundan nasıl etkilendiğidir.

Ne yazık ki Türkiye'nin modernleşme projesini yürüten kadro laikçilik uygulamasının bir ürünü olarak dini alanı(Dolayısıyla bunun bir yan ürünü olan ahlakı) toplumsal alanın dışına çıkartmaya çalışmış; bunun için büyük enerji, kaynak sarfetmiş; periferide yer alan sivil kesimlerle çatışmaya girmiştir…

Prof. Dr. Naci Bostancı’nın ilk basımı Kasım 1995 yılında gerçekleştirilen “Toplum Kültür Siyaset” adlı eseri Milli Kimlik, Milli Kültür konuları ile “Kuzey Irak” harekâtı ve medyaya yansımasını inceleyerek yolsuzluk toplum iktidar gibi önemli konulara değiniyor. Aynı zamanda o dönemde yaşanan İstanbul Olayları ile bu bağlamda gençlik ve siyaset gibi güncel konular hakkında önemli ayrıntıları bize sunuyor.

ÖNSÖZ

Bu kitap, bir kısmı çeşitli yayın organlarında yayınlanmış denemelerden oluşuyor. Adının ilham kaynağı ilk yazı.Dipnot, daha çok akademik yayınların göndermeleri, ifadelerin teyidi için kullanılır; fakat çok katlı okumalara ve yer aldığı bağlamın daha ötesindeki anlamlara her zaman açıktır. Bir kere "ana metin"in altındadır ve daha küçük karakterle yazılmıştır; görüntüsü herkes için değil, adeta "meraklıları" için izlenimi uyandırır. Sonra, "ayrıntı" gibi görülen açıklamalar dipnotta verilir. Yerleştirilme şekli dipnotların okunmasını güçleştirir; bu yüzden onları okumasanız da olurmuş gibi hissedersiniz; fakat diğer yandan bir metnin değeri dipnotlarının zenginliğiyle anlaşılır.

Şüphesiz bunun için metnin altına bütün dipnotları düşmek gerekmez; hiç dipnot koymasanız bile, eğer her bir cümlenizde insanı çarpan bir yoğunluk varsa, yaptığınız okumalar, edindiğiniz bilgiler, deneyimlediğiniz yürek çarpıntılarından dolayıdır ve bu kanıtlar dolayımlardan bile olsa kendini mutlaka belli eder. Ayrıca biliriz ki, "dipnot" diye ayrı bir tür yoktur, o da başka dipnotlarla vücut bulmuş bir ana metindir; dipnot-ana metin şeklinde sürüp giden zincirin bir halkasıdır.

ÖNSÖZ

Bu kitap, “Cumhuriyetimiz” bağlamında birbirini tamamlayan sekiz makaleden oluşuyor. “Zihin Coğrafyamızdaki Osmanlı,” bugünün içinde yeniden kurulan geçmişe ait.

Tarihte bir Osmanlı varolmakla birlikte bugünün insanları onu nasıl hayal ediyorlar? sorununa bir değinme.

“Hikayesi Modernlikte Saklı Milliyetçilik,” hangi tarafında durulduğundan bağımsız olarak kendisine ilişkin sayısız spekülasyonun işaret ettiği bu önemli kavramın modernlikle ilişkisi hakkında. Çünkü ancak modern süreçlerle birlikte yapılacak bir okuma milliyetçiliğin anlamı ve yeri hakkında daha tutarlı sonuçlara ulaşmamızı sağlar.

“Cumhuriyetin Felsefi Temelleri,” Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran öncü kadronun siyasi ve toplumsal yaklaşımını yorumluyor.

“Cumhuriyet Dönemi Eğitim ve Kültür,” ise bu iki konuda nelerin düşünüldüğü ve yapıldığı hakkında.